2 Nisan 2013 Salı

Docum gitti

Mutsuzluk sanki koku oldu, burnumu dolduruyor, sanki ağzımda iğrenç bir tat gibi. Öyle yoğun ki, her yerimde tüm vücudumda geziyor gibi.

Yıllardır aileme bağlı değilim sanırdım. Hiç de öyle değilmiş. Erdem bu sabah Frankfurt' a gitti. Onu yolcu ettik. Hiç bırakasım gelmedi. Son günlerde yanından ayrılmak bile istemiyordum. Peşinde gezdim durdum son gün çocuğun. O insana işkence eden kapı kuyruğu boyunca ardından bakıp bakıp gülümsemeye çalışarak ağladık durduk. Lanet olsun vizelere, pasaportlara.

İstedi çocuk pilot olacağım dedi gitti resmen. Yok bu ayrılığımız en kötüsü oldu şimdiye kadarkilerin benim için. Belçika ya da askerlik bile böyle değildi. Haftalar önce üzülmeye başlamamıştım, arkam ona dönük çalışırken, eve girince erdem gittiğinde torbaları elimden alacak kimse olmayacak fikriyle, kapılarla itişmesini duyunca gece yattığım yerden uyanınca, gözlerim dolmuyordu. Bu sefer çok kötü oldu. Neden bilmiyorum. Çok alıştım herhalde. Daha da çok sevdim onu bir de galiba bu birlikte geçirdiğimiz 6 ay boyunca. Böyle yan yana aynı evde, hep birlikte, neşeyle, pijama terlik gezemeyiz bir daha, fırsatımız olmazsa diye çok korkuyorum belki de. Döner de bizden uzak bir yerde yaşarsa diye ödüm kopuyor. Bizden uzak olursa diye çok korkuyorum.

İlerde sevdiğim tüm insanları toplayıp bir yerde beraberce yaşayacağım. Hayatımın amacı bu olsun. Hiç kimseyle ayrılmak zorunda kalmadan ölene kuruyana kadar, sıkılıp birbirimizi vurana kadar beraber yaşayalım.

Docum mutlu ol inşallah, çok mutlu ol, hep gül eğlen.

31 Ekim 2011 Pazartesi

İRAN KEDİLERİ

Bu günlerde İran filmlerine çok takıldım. Üstüste izliyorum. Bir yönetmen bulup tüm filmlerini tüketmekle uğraşıyorum. Dün de Bahman Ghobadi'nin "No one knows about persian cats" filmini izledim. Bitirir bitirmez 4 filmini daha indirmeye başladım. Film, Fatih Akın'ın "Köprüyü Geçmek" filmine benziyor diyebilirim. İran hakkında bilmediğimiz öyle çok şey var ki, öyle süprizli, öyle zengin bir kültür ki, biraz belgesel gibi izlemeye çalışıyorum tüm İran filmlerini. Asghar Farhad' ın filmlerini de öyle görüyordum. Film Tahran' ın underground çevresini ele almış, müzikle uğraşan o güzel insanların karşısına çıkan akla sığmaz engelleri gösteriyor şaka gibi bir bir. Bir yandan Tahran' ın peynir gibi delik deşik labirent sokaklarında, gözlerinize inanamayarak dolaşıyorsunuz. Yasağı, cezayı, mollaları, aşkı, tutkuyu, insanlığı yok saymış bir rejimi tanıyorsunuz. Müziğe tapan insanlara hayranlık duyuyorsunuz. İmrenme, acıma arasında gidip geliyorsunuz. Bi izleyin derim.

26 Ekim 2011 Çarşamba

GÜLE GÜLE BABANNE

Senin bende kalan herşeyini yazacağım buraya, ilerde unutursam diye, bakıp hatırlamak için. Öyle yapacağım. Mesela, cahil derdik sana hep, bağırırdık "cahil kadın, cahil babanne" diye. İnce sesin ekşi suratınla "sen oku, oku sen noluyo ki" derdin. Sonra "Ben kızımın yanına gideceğim, İstanbul'a, orda bir kulakta otururum ben" derdin. Ben de "ben sana bakamam, sen anneme dua et" derdim. "Ben köydeki yorganlarımı satar, kendime baktırırım" derdin. 2 sene öncesine kadar yuvarlak kemik gözlüklerinle durmadan gazete okurdun. (O gözlükleri ben aldım şimdi). Sadece büyük başlıkları, yüksek sesle, tonlaması hep yanlış, belki de birşey anlamadan okurdun. Ondan önce kuran okurdun aynı ses tonuyla. Sonra "al bari gaste oku, bırak şunu ne anlıyosun ondan" dedik diye gasteye başladın aynı tonda. Türküler söylerdin bi de evde hep ama sanki hepsi aynı melodi, sözlerini de sen uyduruyormuşsun gibi geliyordu bana. Hatta dizin için ameliyat olduğunda hastanede kalmıştın bir kaç gün, odandaki diğer kadınlar anneme "bu ne biçim bi kadın, sürekli gaste okuyup, şarkı söylüyor" demişler. Sebze yemeklerini sevmezdin, yemekten saymazdın, sebze yemeği varsa, çorbanı falan içip sessizce, ağır aksak mutfaktan çıkmaya çalışırdın. Annem "babannen sebzeden yan yan kaçıyor bak gene" derdi. (Biz kullanıyoruz bu fiili, senden geçti yan yan kaçmak). Son yıllarda ellerini yıkamaz oldun. Ne zaman "babanne ellerini yıkadın mı?" desek "ben yıkadım biliyom" derdin. (Bu da geçti bize; ben yaptım biliyom, ben gittim biliyom..) Tatlıyı severdin çok, her yemekten sonra kesin yemek isterdin bişeyler, annem "anne tatlı yeme" deyince, "vücut istiyo" derdin. (Vücut istiyomuş... Bu da var. Bi de merak ediyorum acaba artık alıntı yapabilecek miyiz senin özlü sözlerinden? Bi boğazım kuruyo çünkü aklıma geldiğinde bu laflar, artık diyemeyecek miyiz? Belki ilerde...) Saçlarını ördürürdün bi de, küçük küçük birsürü örgü, onları lastiklerle, iplerle ne bulduysan artık bağlatırdın. "bi saçlarımı örüve" derdin. beyaz gibi, kınalı gibi, siyah gibi çok az, renk renk saçların. Benim ellerime bakıp bakıp "benim ellerime bak, kavruk kavruk, neden böyle senin ellerin yalıbık" derdin. Şişman yerine cesur derdin; "çok cesur kız". Hep renkli şeyleri severdin, renkli başörtülerin vardı, yada çiçekli, yıldızlı. Annemle sana renkli etekler falan bulmaya çıkardık bayramlardan önce, bayramlık. Biraz soluk birşey getirsek hemen "soluk bu" der, beğenmezdin. "Gençkız gibi kırmızı, pembe giyinmek istiyo koskoca kadın" derdi annem. Bazen uzun uzun bişeyler anlatırdın, eskiden köyde olanlar hakkında, Bedire Gocana'yla ilgili genelde. Annem de "bak yine aynı şeyi anlatıyo" diyince, "yürüyüp gördüğüm mü var derdin" Ya da onun gibi bişey. "Sen Erdem'i seviyosun" deyince, "Sarı kızımı da severin, oğlumu da severin" derdin. Çok eskiden de sarı pipi derdin Erdem'e kızdırmak için. Bazen de küfürler ederdin, annem yokken, erdem, sen, ben evdeyken. Esaslı küfürler. Anneme söylerdik gelince, hep inkar ederdin " yok etmedim, yalan" derdin. Kapıya Tunca ya da Utku geldiğinde hep aynı şeyi sorardın, "onla mı evlencen?" diye. Bi de küçüklüğümden beri, seni bildiğimden beri her zaman ilk gördüğümde çok sıkı sarılırdım sana, "sımsıkı sarılır sarı kızım" derdin, ondan hep sımsıkı sarıldım sana. Kesik kesik gülerdin ince sesinle.

Sonra seni mezara koyarlarken küçücük olmuş öyle, annem bağırdı arkadan "güle güle anne" diye, bunları unutmam herhalde. Biz seni ailecek çok sevdik babanne, öyle uzaktaki amca, yenge gibi akrabalık değildin sen. Şimdi bi daha eve gidince de olmayacaksın, yavaş yavaş yerinden kalkmaya çalışıp bana doğru gelmeyeceksin aksak aksak, gayretle.

Güle güle babanne

17 Ekim 2011 Pazartesi

ünlülerin şık giyinmeme egosu

Az önce bi haber okudum milliyet magazinden. Altın portakal'a ödül almaya gelen ünlülerin kıyafetleriyle ilgiliydi. Şöyle de bi foto var http://magazin.milliyet.com.tr/bu-tartisma-hic-bitmeyecek-mi-/magazin/magazindetay/17.10.2011/1451575/default.htm . Komik buldum baya bu durumu. Yok yani anladık ünlü fobinizi, egonuzu artık da, kendi küçük dünyanızda sizsizeyken de eşofmanlarla falan dolaşınca, gerçekten ne giyeceğinizi bilmiyormuşsunuz gibi olmuyor mu? Düğüne giderken, sokağa çıkarken, röportaj yaparken falan havanız bize, de birbirinize giyinmeden nasıl hava atacaksınız?

7 Ekim 2011 Cuma

Az önce bir film izledim. "Des Hommes Et Des Dieux" (İnsanlar ve Tanrılar). Cezayir'de iç savaş zamanı bir manastırdaki keşişlerin hayatını anlatıyor. İslam, terörizm, hristiyanlık gibi artık birbirinden ayrı anılamayacak kadar kardeş olmuş konulardan bahsetmeyeceğim filmle ilgili. Benim ilgimi çeken insana duyulan umut ve keşişlerin ettikleri dualardı. Bir tanesinde diyor ki "Tanrım beni lütfen yargılama çünkü kimse senin karşında haklı olamaz". Güzel bi his birine ya da birşeye karşı bu kadar tereddütsüz güven duymak diye düşündüm. Bir de filmde, titanikteki müzisyenler misali bu keşişler savaşın ortasında manastırda kalmayı seçiyorlar ve tek yaptıkları, yapabildikleri işi yapıyorlar, dua etmek ve insanlara ilaç vermek. Kendilerini de sürekli sorguluyorlar bu sırada ne işe yaradıkları konusunda. İnsan olmanın en güzel hali bu duygu olabilir diye düşündüm. "Sadece insan" olduğunun farkında olarak, olumlu ve sakin kalmaya çalışmak.
Resim annemin bir arkadaşının bebeği.

17 Mayıs 2011 Salı

SANSÜR

Orta okul zamanlarda, sonra artarak, ya da arttığını sanarak lisede, belki biraz da üniversitenin ilk yıllarında, eğlenmek için olsun, meşgul ya da cool görünmek için olsun, zaman zaman solculukla ilgilenmişizdir hepimiz herhalde. Tam olarak bu cümlede yazdığım kadar sığ, komik yaşamışızdır hemen hepimiz bu dönemi de. Annemleri, onların arkadaşlarını, dinlerken belki özeniyordum hep o tutkuya, inanca, enerjiye, naifliye. Ama işte olmadı pek. Onların yaşadıklarını bilmediğimden, anlayamadığımdan olmadı sanırsam. Nereden bileceksin.

İşte bunları yazabiliyorum, çünkü bir meselemiz oldu artık diye düşünüyorum. Onlar kadar naifçe, tutkuyla ve herşeyden önemlisi "çok haklı" olarak savunabileceğimiz bir meselemiz oldu böylece. Üstelik hiç bir ideoloji, politik duruş barındırmayan bir mesele. Sadece iletişim özgürlüğü. Bu kadar haklı bir mesele.

O kadar insanı 15 mayıs 2011'de taksim meydanında görünce anladım bunu. Elinde olmuyor insanın sinirleniyor, yürüyor, bağırıyor. Çok güzel insanlardı o gün orada gördüğüm herkes. Herkesi eve çağırabilirim, beraber oturup saatlerce gülüp konuşup sigara içebilirmişiz gibi geldi. Hepsini bi yerlerden tanıyormuşum gibi geldi. Pek bi romantik oldu bu yazdıklarım farkındayım ama hiç de utanmıyorum.Umarım bu konuyu burada yazdığım kadar sempatik bir şeklide arkamızda bırakabiliriz:

Yaşasın haklı mücadelemiz:)

2 Şubat 2011 Çarşamba

FAYDALI BİLGİLER: AUTOCAD' DE LINETYPE YAPMAK


Geçen bir proje için handicapped paftası yapacaktım. Handicapped işareti olan bir linetype bulamadım. Yapayım dedim sonra. Sonra uzun süre araştırdım forumlarda falan. Ordan burdan toplamak gerekiyordu bilgiyi. Bunu quora.com' a yazmıştım. Sonra sonucunu kendim bulup açıklamasını da ingilizce yazdım oraya anonim olarak (Kendim cevap veremedim kendi soruma, o kadar da yapmadım yok:). Bu da yaptığım linetype:)

Express menu>Tools>Make Shape and you will be asked to save the drawing in shp. format. Save it to the "Autodesk\AutoCAD 2009\R17.2\enu\Support" line. Then return to the command bar, enter the name of the shape, enter resolution (default is 128, its ok), specify the base point and select the object you want to create as linetype. Now you have 2 files in the "Autodesk\AutoCAD 2009\R17.2\enu\Support" line. One is shp. format and the other is shx. format. Then go to the "acad.lin" in the "Autodesk\AutoCAD 2009\R17.2\enu\Support" line. Open it with notepad. And paste this configration at the and of the first basic linetype definition configration. *WLINE, --- [W] --- [W] --- [W] A,1.0,-0.25,[W,W.shx,S=0.0025,X=0.5,Y=0],-1.0 Change all the W s to your file and shape name. Then open the linetype maneger menu in autocad, load the "acad.lin" again. and select the linetype you created. Use properties to change the scale. And you can also change the scale by changing the values of S, X, Y in the configration above.

İtiraf: Tamam aslında şöyle oldu. Quora'ya üye olmuştum. Ama soracak zekice bir sorum yoktu. Sonra bu konuyu araştırken dedim ki buraya sorayım hem zekice bir sorum da olmuş olur:) Faydalı da olurum diyerek cevabını da verdim sorunun:)

27 Aralık 2010 Pazartesi

SUCUK HAYVANI

Soyları tükenmek üzere olan bu hayvanlar dağlık bölgelerde yaşarlar. Derileri çok ince olduğu için hem çevredeki dallardan çizilir hem de ateşe fazla yaklaşamaz, hemen pişmeye başlarlar. Sıcakta duramazlar, gölgede gezinirler. Sarımsağa benzer, baharatlı bir kokuları vardır. Hem hayvanların hem de insanların tercih ettiği bir besindir. Hem derisinin ince olması, hem kokulu olması, hem gövdesine göre ayaklarının çok küçük olması yüzünden hızlı koşamazlar, avlaması çok kolaydır. Kemikleri yoktur, çok sıkı bir eti vardır. Bu sayede ayakta durabilmektedir. Kemikleri ve kan dolaşımının olmaması sebebiyle ayıklamaya da gerek kalmamaktadır. Yalnızca ince zarını soyup ateşte pişirmek yeterlidir. Genelde telaşlı telaşlı etrafta gezinirken görülürler.

19 Ekim 2010 Salı

TAKDİR EDİLMEZSEM YEMEK YAPMAM: MÜCVER

Direk internetten aldığım tarifi yazıyorum. Hatta mücver yazınca ilk sırada çıkıyor olabilir google da. Ama iyi oldu ondan yazıyorum buraya: -2-3adet orta boy kabak-1 adet orta boy kuru soğan-1 demet dereotu-1 demet maydanoz-3 adet yumurta-1 su bardağı un-tuz-karabiber-kimyon pul biber-kızartmak için sıvıyağ

Kuru soğanı rendeleyin ve suyunu sıkın. Geniş bir kabın içine koyun. Kabakları rendeleyin,kabaklarıda sıkın . Maydanoz ve dereotunu ince ince doğrayın. Hepsini soğanla karıştırın.Yumurtaları kırıp sebzelere iyice yedirin.Baharatları ekleyin. Hazırladığınız bulamaca unu koyup iyice karıştırın. Sıvı olmayan cıvık bir hamur elde edin.Tavada yağı ısıtın. Yağın yeterince ısındığını anlamak için mücver bulamacından küçük bir parça atıp deneyin.Kaşık dolusu mücver hamurunu kızgın yağa atıp kızartın.Üzerine bastırıp yassıltın ki içi de yeteri kadar pişsin.Üzerine sarımsaklı yoğurt dökerek servis yapabilirsiniz.

Yedikten sonra kalanların fotosunu çektim. Unutmuşum ondan az.
Evet dantelim de var masa üstünde. Çok güzel dantellerim var.



8 Ekim 2010 Cuma

TATLI TAYLAND

Gidildi gelindi. 2 hafta yenildi:) Çok tatlı insanlar taylandlılar. Nazik, utangaç, saygılı, neşeli, sevimli, güzel insanlar. Gidip görmek lazım. Mesaaaaaj yaptırmak lazım, fillere binmek, kokteyller içmek, sahillerde dansetmek, esmer güzeli kızları oğlanları seyretmek lazım. Böyle güzel yerler görmek lazım hep. Böyle yaşamak lazım olabildiğince. Ne çok yer var görecek, ne çok yemekler var daha yenilecek, içilecek içkiler var ne çok. Daha kimbilir ne çok rengi var okyanusun, gökyüzünün. Görmek lazım. Görüp sevinmek lazım. Sevinip sarılmak lazım:)

30 Ağustos 2010 Pazartesi

ÇABUK!

Marangoz dolandırıcılığıını atlattım sayılır, kabullenme yoluyla... Şimdilik... Geceleri uyanıp uyuyamadığım zamanlar dışında... Cumartesi mutfak bitiyor. Artık mutlu edici işler başlıyor olabilir. Eşya seçmek gibi. Evi düzenlemek gibi. İç çamaşırı almak falan gibi. Bu işler insanın o kadar zamanını alıyor ki, düşünmeye fırsat kalmıyor, en azından o iyi birşey. Hep çok var diyordum şimdiye kadar. Artık diyemiyorum. Az kaldı. Çok az kaldı. Birşeyler değişecek mi acaba merak ediyorum. Zaman gösterecek artık bunu. Yaşayıp görmek lazım.

Not: Davetiye sağolsun Zeynep Ataş tarafından tasarlanmıştır.

17 Ağustos 2010 Salı

GÜVEN 101

Yok gerçekten anlamıyorum... Bu adamlar nerde, ne yaşıyorlar da böyle yalancı, saygısız, terbiyesiz, ahlaksız adamlara dönüşüyorlar? Hem sen 15 günde yaparım ben bu dolapları diye işi al, 1,5 ay beklet, binbir bahane ile işi teslim etme, parayı geri vermeyi kendin teklif et, para iadesi zamanı, telefonlara çıkma, mesajlara yanıt verme, yine binbir dereden su getir, o parayı verme, hem de bu konu artık avukata gittiğinde, avukat seni herhangi bir müşteri gibi arayıp sana dolap yaptıracağını söylediğinde yine de onun işini al... Nasıl bir adam bu yahu? Nasıl bir adam, akıl almıyor... Tembel mi, ahlaksız mı? dolandırıcı mı? Ne bu be... Moraller çok bozuk... Ağlamaklı oluyor insan... En çok moralimi bozan, bu adamlar yüzünden, insanlara olan güvenimin azalması... Her şey bekleniyor bu insanlardan... Nasırlaştırıyorlar insani duygularını... Ne hakkı var bu adamın benim tüm insanlara olan güvenimi sarsmaya? İnanılır gibi değil. Yok öyle bu da geldi geçti bir daha başıma gelmez bu adam böyleymiş deyip, bu olayı unutacak halim yok... Para kolay mı kazanılıyor sanki... Bunda sonra sayko gibi sözleşmeler, bankadan yapılan eft açıklamaları, atölyeyi gidip görmeler, açık adresi bilmek, adamın evini, karısının kızlık soyadanı, kızının donunun rengini araştırmak gerekiyor artık. hasta ruhlu gibi paranoyaklar gibi... offf.... olmayacak tabi böyle şeyler, yarım beyinli gibi geldik, yarım beyinli gibi gideceğiz tabi. Bir daha marangoz dolandırmasa, tesisatçı dolandıracak, doğramacı dolandıracak, parkeci, fayansçı dolandıracak bir dahaki sefere... Her seferinde tekrar üzüleceğim, tekrar küfredeceğim, tekrar pişman olacağım... En iyisi fazla inanmamak hiç bir şeye fazla güvenmemek sanırsam...

iyi geceler

8 Ağustos 2010 Pazar

EV-EVLİLİK-İŞ ARASINDA

Çarşamba dolaplar takılacak. Salı da şu an yaptığım işin sunumu var. Eylülde düğün var. Benim gelinliğim yok. Daha hiç biryere bakmadım bile. Alasım dayok açıkçası. 1910'dan kalma bir gelinlik buldum. Güzel ama pahalı. Sonra pişman olmaz mısın diyorsunuz gelinlik almaz da başkasınınkini giyersen. Yok olmam. Onun yerine tayland'a giderim 2 hafta tail yaparım. Hiç pişman olmam.

Şu an hangi amelelikle uğraşıyorum dersiniz? Render alıyorum:)

Kolay gelsin herkese az sonra çıkıcam

24 Temmuz 2010 Cumartesi

23 Haziran 2010 Çarşamba

BU NASIL İŞ?

Amele olarak başladığım bu mimarlık profesyonel hayatının 5. yılında hala amelelikle uğraşıyorum. Bitmek bilmeyen onlarca saat süren renderların zamanında yetişemeyeceğini anlayıp 13 saat sonra iptal etmek, sonra daha pratik, daha kötü bir sonuç çıkararak yetiştirmek ancak yüklü dosyaları yavaş internet bağlantıları sonucu yükleyememek, sonra nihayet yüklediğindeyse, onlara ihtiyaç olmadığını öğrenmek, sonra yine olmayacak bir süre içinde olmayacak başka işler için aynı süreci yaşamak, sinirlerinin harap olması, şu güzel güneşli şirin ören köyünün, tatlı halkına daha önce burada hiç yaşamamış oldukları bir sinir ve surat yaparak, hayatının en anlamsız ve beklenemedik şokunu yaşatmak gibi uğraşlardan hala kurtulamadım. Geçemiyorum bunları. Aşamıyorum kendimi. Unut unut... Olduğu kadar, olamıyorsa o da kabul diyemiyorum. Sakin olamıyorum. Bu mimarlık sabır sabır sabır işi. Anlamsız, akıl almaz bir amelelik...

Allah sabır versin

28 Mayıs 2010 Cuma

KANALD-DOKTORUM

Doktorum programını izliyorum sabahları. Yararlı şeyler öğreniyorum açıkçası ama uzun zamandır doktorlar hakkında biriktirdiğim düşünceleri de netleştirdi iyice bu program.

Doktorların bu kadar çekilmez, kaşar, saygısız ve iletişim özürlü olmalarının sebebini düşünüyordum bir süredir. Bazı olaylar sonucu düşünmek zorunda kaldım diyelim. Bu insanlar hayatları boyunca çok çalışıyorlar tabi sonra da bu hale geliyorlar demeyeceğim tabi ki. Ne yani bir tek onlar mı çalışıyor hayatı boyunca. Hemen hemen herkes eşek gibi çalışıyor hayatı boyunca kim bilir ne şartlarda. İki gün uykusuz kaldılar diye nedir yani bunların havası. Mimarlar da uykusuz kalıyor haftalarca saçma sapan sebepler için. Üstelik mimarları motive eden bir para unsuru da yok.

Neyse kanımca, bu adamlar hayatları boyunca hep saygı görüyorlar. Doktorum doktorum diye peşinde ezik ezik koşan insanlarla büyüyorlar, yaşlanıyorlar. Doktorsa en iyi yemekler sunuluyor, en güzel kızlar veriliyor. (Tepkim anlaşılacağı üzre biraz yaşını almış erkek olanlarınadır daha çok) Bu yüzden bu adamların kibar olmaya, tatlı sözler söylemeye ihtiyaçları kalmıyor hayatlarının hiç bir döneminde. Bağırsa da çağırsa da, zaten karşısındaki ezik adam ona muhtaç olduğundan dolayı saygı göstermeye gerek duymuyor. Bir doktor fırından ekmek alırken, otobüse binerken, çay içerken, sigara içerken, osururken bile doktor yani. O ünvanı alnına yapıştırmış yaşıyor hayatını. Sıradan bir insan olmanın keyfini asla yaşayamayacak bir zavallı.

Kısacası doktor olan biri sadece ve sadece doktor oluyor. Bunun ezikliğiyle de cahilce, acınası bir sanat bakışı edinmeye çalışıyor. "Doktorlar nedense sanatla da ilgilenir" (Sanatla ilgilenmek te ne demekse) diyen insanlar duymuşsunuzdur. Sebebi ne olabilir ki, heyecandan, sevgiden yoksun, çürümüş, yoz ruhlarını besleyecek diye bir umutla zavallı bir ilgi duymaya çalışıyorlar işte tüm sanat dallarına.

Şimdi bu yazıyı yazdım ama söz meclisten dışarı diyelim:)

28 Nisan 2010 Çarşamba

ÖZÜR

Çok duygusal konularda çok zekice çözümler yapman gerekiyor. Ama o zamanlarda, sen de o duygusallığa kapılabiliyorsun ki, şu kısacık an'lardan özetlenebilecek ömründe senin için önemli olan bir kaç insandan birine, belki de en önemlisine aptal ve üzücü bir hatıra bırakabiliyorsun. Keşke bu kadar küçük olmasaydı aklımız, bu kadar duygusal olmasaydık... Becerememek, kıvıramamak, halledememek, günlük hayatta olamamış önemsiz şeyler için bir teselli olsun diye kullanılan yüklemlerken, aslında inanılmaz ölçüde önemliler, onu gördüm. Bazı şeyler pek anlatılamıyor. Sığ oluyor, konuşulamıyor. Bahsetmek bile istemiyor insan. Olması gerekir mi tatsız şeylerin de hayatta. İlla da şart mı yani.. Yani eğer mümkünse, seçim yapsan ve olması gereken şeylerden vazgeçsen, bazı çok önemli şeylere zarar vermesen... İlle de radikal mi olmak gerekiyor mantıklı şeyler yaşamak için. Keşke daha da az duygusal olabilsem. Daha da rasyonel davranabilsem. Duygusallık aptallaştırıyor insanı. Hata yaptırıyor. Küçük beyinlerimizi gereksiz detaylarla dolduruyor.

Üzgünüm gerçekten, kolaylaştırmak istemiştim işleri, olsun bitsin hemen gülelim, konuyla dalga geçelim istedim, beceremedim. Hiç fırsatçı bir bakışım, baskıcı bir niyetim, hatta duygusuz bir halim de yoktu. Konu sen olunca nasıl olabilir ki... Sen şu anlamsız, lüzumsuz hayatımdaki en güzel şeysin. Dahası yok, olamaz da... Üzülmene dayanamam, herşeyden vazgeçerim.

9 Nisan 2010 Cuma

e onun adına yalan derler

doyamıyorum bu şarkıyı dinlemeye... sürekli dinliyorum. dinledikçe güzelleşiyor. paylaşmak istedim, dayanamadım.

http://fizy.com/s/1dv7ar

18 Mart 2010 Perşembe

TOUCH ME WITH YOUR NAKED HAND OR TOUCH ME WITH YOUR GLOVE

Saygına özel bir blog gibi oldu ama aslında kuruluş amacı tamamen ticariydi başta. Ayakta.com için açtım ben blogu. Buralardan birilerine ulaşırım falan diye...Sonra hiç ayakta.com dan basetmemiş olmamın yanında, kendi özel hayatımdan devam ederek saygın'a itaf etmeye kadar geldim. Ama insan şimdi böyle bir şarkı dinlerse, sevgilisi de varsa ve uzaktaysa, napsın...